Çıra (Öykü)

Yusuf Yavuz

“Keçinin meşeye ettiğini, külü derisinden çıkartır…” (Yörük atasözü)

O’nu, üzerinde allı yeşilli basma entarisi, başında eski gümüş paralarla süslenmiş fesi ile anımsıyorum. Dizine kadar çektiği beyaz kıl çorabı ile yaşlı ve her daim başı önde giden eşeğinin üzerinde bir eski zaman Paşası gibi oturup elindeki değneği sağa sola sallayarak nehir boyundaki şoseden Demirci Bükündeki bahçesine giderdi. Bahçe dediğime bakmayın, ancak bir oda büyüklüğünde, içinde lahana, pancar ve acı marul ekili bir evlek araziydi. O bahçesine giderken bir köşeye çekilip geçmesini beklerdik…

Ondan böyle kenara çekilerek sinmemizin nedeni belki de büyüklerimizin bize anlattığı onun geçmişiyle ilgili söylencelerdi. Büyüklerimizin ‘Dikme Arzı’ diye seslendikleri bu yaşlı kadın, neredeyse bir doksan boyunda oluşundan bu lakabı hak etmiş olmalıydı. ‘Dikme’, buralarda çardakların, evlerin ortasında yapıyı tutan direğe deniyordu.

Dikme Arzı, yaşından beklenmeyecek bir çeviklikteydi ve bütün işlerini kendi başına yapmasıyla köylüler arasında bir masal kahramanı gibi anılıyordu. O’ndan adeta bir efsane gibi söz ediliyordu…

Köydeki diğer kocakarılara benzemeyen devasa boyu ona büyük bir gizem katıyordu. Belki de her zaman elinde gezdirdiği değnekten ve eşeğinin üstünden yere kadar uzanan, hatta yeri süpürürcesine sürünen uzun bacakları çocukların ondan ürkmesine neden oluyordu.

Büyüklerin ona bu denli saygı duymalarının nedenini ise ne sonra öğrendim. Anlatıldığına göre İstiklal savaşı yıllarında, köyün eli silah tutan bütün erkekleri seferberlikle askere alınmış. Köyde sadece yaşlı dedeler, kadınlar ve çocuklar kalmış.

Köyün heyelandan bozulan yollarını onaracak, selin götürdüğü ağaç köprünün yerine yenisini yapacak, kış geceleri köye kadar inen yaban domuzları ve kurtları köyden uzaklaştıracak ve harman zamanı mahsulü işleyecek erkekler olmadığından o yıllarda henüz on sekiz yaşında olan Dikme Arzı’yı köylüler kendilerine Muhtar seçmişler.

Dikme Arzı, iri cüssesiyle erkeklerin bile yapmakta zorlandığı işleri yaparak köyde herkesin sevgisini kazanmış. Doksan kiloluk buğday çuvallarını tek başına katırlara yüklüyor, topladığı köylü kadınlarla kazma kürek kapalı yolları açıyor, gece ağılda davarı eksik olan ihtiyarların yardımına koşuyormuş. Ama onu asıl efsane yapan, dilden dile anlatılan olay “Köpekçi Mevlüt” diye anılan ve o yıllarda çevre köylülere kan kusturan bir çeteci ile giriştiği dillere destan kavgalar…

Köpekçi Mevlüt bir asker kaçağıymış. Kendisi gibi askerden ve hapishaneden kaçan bazı maceraperest tiplerle kurduğu çete erkekleri askerde olan köylüleri haraca kesip, canlarına ve mallarına göz koyduğu yetmiyormuş gibi bir de köyün kadınlarını dağa kaldırmakla tehdit ediyormuş.

Köylülerin anlattığına göre bir gün Köpekçi’nin adamlarından bir kaçı köye gelerek ihtiyarların ve kadınların ambarlarında bulunan kışlık yiyeceklerini gasp edip gitmişler. Köylüler Köpekçi’ye karşı koyamamış. Nasıl karşı koysunlar ki; birkaç aksakallı dede, üç beş de çocuk…

O günlerde yaylada köyün sığırlarını güden Dikme Arzı, bu olayı öğrenince öfkeden deliye dönmüş. Köyde bulunan yaşça genç kadın ve kızları tek tek toplayıp: “Bana bakın kadınlar! Daha biz ölmeden ekmeğimizi Köpekçi’nin eniklerine yedirmeyiz! Başımızda erimiz yoksa elimizde ergen sopası var. Tüfeğimiz yoksa tahramız, nacağımız var. Yürüyün, düşün ardıma. Bu gece Köpekçi’yi Domuz deliğinde kıstırıp, mallarımızı geri alalım” diye bir nutuk çekiyor köyün kadınlarını ardına takıp, Domuz deliğine doğru ilerliyorlar…



Gece ilerledikçe bakır bir siniyi andıran dolunay, gümüşi ışıltılarla vadiyi süzülerek geçen nehrin yukarısındaki tepeye çoktan dikilip kadınlara yoldaş olmaya başlamış. Kadınlar, bellerinde ki kuşaklara soktukları çıraları bir bir tutuşturup Dikme Arzı’nın önderliğinde ileni ve homurtularla ilerlemişler. Adeta kadim bir masaldan fırlamış kahramanların oluşturduğu bir tablo gibi ayın aydınlığında Domuz deliğine ulaşmışlar…

Köpekçi ve adamları, tepesi kayalarla kaplı, yirmi beş-otuz metre derinliği olan bir mağaranın derinlerine çekilip köylülerden aşırdıkları oğlaklardan birini pişirip midelerine indirmekle meşgulken, Dikme Arzı, arkasındaki kadınlara yan taraftaki kayaların ardına gizlenmelerini işaret etmiş. Sonra da Domuz deliğinin ağzına doğru ilerleyip, mağaranın içinde tıka basa yemekten biti kanlanarak uyuşuklaşan Köpekçi’ye avazı çıktığı kadar bağırmış: “ülen köpekçinin enikleri, çaldığınız oğlakları fitil fitil burnunuzdan getireceğiz. Erkekliğiniz varsa çıkın saklandığınız delikten! Başımızda erlerimiz yok diye yetim mi sandınız bunca ateş parçası gibi kadını?!”

Beklemedikleri bu durum karşısında şaşkına dönen Köpekçi ve adamları, aceleyle tüfeklere sarılıp mağaranın içinden ateş etmeye başlamışlar…

İçerde silah sesleri kesilince Dikme Arzı eliyle bekleyen kadınlara işareti vermiş. Domuz deliğinden üçer beşer dışarıya çıkan Köpekçi’nin adamları, kendilerini bekleyen öfkeli kadınlardan habersiz mağaranın ağzındaki yamaçtan aşağıya doğru hızla koşarak sağa sola rastgele ateş etmeye başlamış. Gizlendikleri yerden çıkan ateş parçası gibi kadınlar, yukarıdaki koca kayaları Köpekçi’nin adamlarının üzerine yuvarlamaya başlamış. Neye uğradıklarını şaşıran enikler, korkudan sağa sola koşarak karanlıkta birbirlerine ateş ederek kaçışır olmuş.

Delikte kalan Köpekçi ve son birkaç adamı da korkuyla dışarı çıkmış…

İşte asıl kavga o zaman başlamış. Ellerindeki ergen sopaları, nacak ve tahralarla mağaradan çıkan adamların üzerine çullanan kadınlar, kiminin kolunu bacağını, kiminin de kafasını gözünü paralamış. Dikme Arzı’nın kendilerini yüreklendirmesiyle yaptıklarına inanamayan kadınlar hızlarını alamayıp Köpekçiyi ve birkaç adamını elleri kolları bağlı köy meydanına getirip eşek sudan gelinceye kadar dövmüşler…

O gün köyde yaşananlar görülmeye değermiş. İhtiyarlar anlatırken daha dün yaşanmış gibi gözleri ışıldıyor…

Ertesi günü de Köpekçi’nin eniklerine köylüden aşırıp gasp ettikleri ne kadar mal, davar ve kap kacak varsa hepsini köye taşıttırmışlar. Bu vahşi dağlarda mazlumların yüreğine korku salarak nam yürüten Köpekçi, Dikme Arzı ve ateş parçası kadınlardan yediği bu meydan dayağından sonra o civarlara bir daha hiç uğramamış…

Köylülerin anlattığına göre daha sonra jandarmaya teslim olmuş. Cezasını çektikten sonra da bir daha insan içine çıkamamış Köpekçi…

Bu olaydan sonra Dikme Arzı köylünün kahramanı olmuş. Sol göğsünün altındaki cevahiri keşfetmeye görsün insan bir kez! Kendilerine güveni gelen kadınlar, köyün diğer işlerini de daha bir hevesle yapıp çevre köylere de yardıma koşmuşlar.

Yıllar sonra çocukluğumda hikâyesini dinlediğim ama yaşayıp yaşamadığını bilmediğim bu efsane kadını gördüğümde içimden onunla konuşmak geçti. Geçmişte olanları öğrendikçe kendi köklerime olan ilgim daha da artıyordu. Merakımın bir yanını besleyen de buydu sanki. Bir akraba ziyaretinde karşılaşmıştık Dikme Arzı ile. Akşam sohbeti edip ıhlamurlarımızı yudumlarken evin tahta kapısı bir değnekten çıktığı anlaşılan tok bir sesle çaldı. İçerdekilerden Erol dayı gelenin kim olduğunu anlamakta gecikmedi:“Dikme Arzı’nın değneğinin sesi bu…”

İçimde büyük bir heyecan birikti. Yıllar önce çocuk aklımla korkup kaçtığım, büyüklerimden hikâyesini dinlediğim bu efsane kadın biraz sonra karşımda olacaktı. Çok geçmeden tahta kapı açıldı ve içeriye önce zayıf, kuru yüzlü, hala taktığı fesinin altından sarkan kınalı saçların göründüğü bir baş uzandı odaya. Sonra bir eliyle değneğini, diğer eliyle de iyice bükülmüş belini tutan yaşlı kadın belirdi. İçeride sadece ocaktaki meşe odunlarının titrek aleviyle, duvarda asılı duran gaz lambasının iyice kararan camından dışarıya sızmaya çalışan loş ışıktan başka içeriyi aydınlatacak başkaca ışık yoktu.



Dikme Arzı içeridekileri selamlayıp kendisine gösterilen yere oturdu. Ocağın başındaki koyun derisinden yapılmış minder aslında onun her zamanki yeriymiş. Önce soğuktan üşüyen ellerini ocağın ateşine doğru uzatıp ısıttı. Sonra da sırtını ocağa dönerek iyice küçülen gözleriyle içeridekilerin kim olduklarını anlamaya çalışarak başını şöyle bir gezdirdi. Dikkatli gözlerle onu izliyor, her davranışını anlamaya çalışıyordum. Elleri adeta binlerce yıl önce mumyalanmış bir ölümlünün ellerine benziyordu. Yüzündeki çizgiler, alnının iki tarafından yüzüne doğru iniyor, ağzının etrafına yaklaştıkça derin vadileri andıran uzun çukurlar oluşturuyordu. Belindeki kuşağı beş tanesi bir papatya şeklinde dikilmiş deniz boncuğu denilen deniz canlılarının kabuklarıyla işlenmişti…


Yanan ocakta sırtını iyice ısıttıktan sonra Erol dayıya seslendi: “Şu yabancı delikanlıyı tanıyamadım. Kimlerden bu delikanlı?”

Erol dayı, beni Dikme Arzı’ya tanıttıktan sonra Arzı nine ben sormadan anlatmaya başladı: “Ah yavrum… Irahmetlik buban ile çocuklukta çok davar güttük. O zamanlar köyde babanı yıkacak erkek yoktu. Bir tek benim ile güreş tutardı. Bir keresinde değmen (değirmen ) gözünde beni yenemeyince, saçımdan sürüdüydü de öyle yendiydi. Gene de yiğit adamdı baban…”

Dikme Arzı nine bunları anlatırken küçük odanın içinde bulunan çocuklar sabırsızlanıyor, yıllar önce bizim korktuğumuzdan farklı olarak dizinin dibinden ayrılmıyorlardı. Belki de yüzlerce kez anlattığı masallardan birini daha anlatmasını istiyorlar, hepsi birden üzerine çullanıyorlardı. Dikme Arzı, minderinin yanına koyduğu değneğini eline alarak çocuklara çıkıştı: “Susun bakayım eşek sıpaları! Sessiz olursanız size çolak kızın masalını anlatırım…”

Sonra da ağzında yuvarlanıp sonra bir ıslığı andırırcasına dışarı dökülen kelimelerle anlatmaya başladı: “Bir varmış bir yokmuş… Köyün birinde bir çolak, bir de çolak olmayan iki kız yaşarmış. Çolak kızla çolak olmayan kız bir gün kızılcık toplamaya gitmişler. Kızılcık ağaçlarıyla dolu ormana geldiklerinde vakit ikindiye yaklaşıyormuş. Çolak kız topladığı kızılcıklarla torbasını doldurmuş. Ancak çolak olmayan kızın torbası delikmiş. Üvey anası torbayı dikmeyi unutmuş. Topladığı kızılcıklar torbanın altından dökülüyor, torba bir türlü dolmuyormuş. Kızlar kızılcık toplayacağız diye akşamı etmişler. Hava iyicene kararmış. Üstelik ormanda geldikleri yolu da kaybetmişler. Etraflarına şööyle bir bakınmışlar; bir yerde horoz ötüyormuş, bir yerde eşek anırıyor, bir yerde köpek ürüyor, bir yerde de duman tütüyormuş. Geceleyin eve gidemeyeceklerini anlayan kızlar, etraflarına bakınıp ‘ne yapcez şindik’ diye düşünmeye başlamışlar. Horoz öten yere gitsek, horoz bizi dıkmaklar ( gagalar ). Eşek anıran yere gitsek, eşek bize çifte atar. Köpek üren (havlayan ) yere gitsek, köpek bizi ısırır. Duman tüten yere gitsek, gözümüze duman kaçar… Düşünmüşler… Taşınmışlar… İyisi mi duman tüten yere gidelim demişler. Duman tüten yere varmışlar. Burası ormanda bir küçük kulübeymiş. Kapıyı çalmışlar… Bir de ne görsünler? İçeride bir koca karıcık varmış. Bu koca karı aslında bir cadıymış. Kızları görünce hemen evine davet etmiş bu yaşlı cadı. Önlerine de yemek koymuş. Ancak yemeğin içinden insan parmakları çıkıyormuş. Çolak kız bunu hemen anlamış yemeği belli etmeden torbasına koymuş…”

Sessizce dinledikleri masalın belki de her defasında başka bir yerde geçiyor olmasından uyuya kalan çocuklara bakıp: “Senin sıpalar gene uydular Erool!” diye söylenerek masalını yarıda kesti Dikme Arzı.

Sonra da bana dönüp ışıl ışıl çıra gibi yanan gözleriyle bakarak bir sır verir gibi konuştu: “Köyde gene kimse kalmadı a oğul. Eskiden yüzlerce hane dolu dolu insan vardı. Şimdi kimsecikler kalmadı. Bütün herkes şehre göçtü. Bu koca köyü gene bu Dikme Arzı nineniz bekliyor işte. Evvelde İstiklal harbine gittilerdi. Bugün de ekmek harbine gittiler işte. Ancak Köpekçiler gene eksik olmadı ocağımızdan. Bunun için bizim de torbamızın dibi delik. Biz de üvey evladız işte. Hem bu zamane çeteleri dişlerini de göstermeden geliyorlar. Şu belimdeki çıraların ışığıyla on Köpekçi’nin daha haklarım gelirim amaaa… Adaaam sende…”



Sözünün gerisi derinlerdeydi. Yutkundu ama sustu. Sözlerini tamamlamasa da anlatmak istediğini böyle daha keskin, jiletle kazıyormuş gibi anlatıyordu. Sonra belindeki kuşaktan çıkardığı çırayı ocaktan tutuşturup doğruldu. Odanın tahta kapısını aralayıp, “haydin kalın sağlıcakla” diyerek merdivenleri yavaş adımlarla indi. Elindeki çıranın ışığıyla ağır ağır ilerleyerek alaca karanlıkta yamaçtan aşağıya doğru evinin yolunu tuttu…

Ardından ben de sustum, yutkundum. Çıranın ışığı bir görünüp bir kaybolarak karanlıkta ilerledikçe, boşlukta uçuşan ateş böceklerini andırıyordu.

O karanlıkta kayboldukça geride kül gibi bir sessizlikle, genzi yakan bir çıra kokusu kaldı…

30 Nisan 2003 – Kaş

Çizgi: Sunder Erdoğan

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.