Günümüz kapitalizmi, ekonomik bunalımların öncülü olan farklı bir kriz çevrimiyle yeniden tanıştı. Finansal balonlaşmalar ve sonrası… 

ŞİŞEN, HAVA KAÇIRAN, PATLAYAN BALONLAR

Finans kapitalin öne çıktığı, en azından damgasını vurduğu bugünün dünyasını etkileyen çevrimin halkalarına göz atalım: 

Finansal balonlaşma → balonun hava kaçırması veya patlaması → finansal gerilimler veya kriz...

Batı’da bu “balon”, menkul değer (bazen emlâk) piyasalarında; hisse senedi, tahvil, bono ve son dönemlerde çok çeşitlenen yatırım araçlarının fiyatlarında gözlenir. 

Aşırı finansal şişkinlik,  reel ekonomiyi zorlayınca “hava kaçırarak” veya patlayarak giderilecektir. Sadece “hava kaçıran” balonların şişkinliği (“subaplar devreye girerek”) son bulabilir; finansal sistemdeki gerilim, reel ekonomiye taşınmadan geçiştirebilir. Balon patlarsa, finansal sistemde çöküntüler yaygınlaşır; ekonomik bunalımları belirleyen ana değişkenler de devreye girer. 2007’de ABD’de finansal balon “patlamış”; ekonomik bunalımı tetiklemişti. 

Türkiye gibi dünya sisteminin çevresinde (“Güney” coğrafyasında) yer alan “yükselen piyasa ekonomilerinde” benzer bir çevrim söz konusudur. Buralarda oluşan finansal dalgalanmada   yabancı sermaye hareketleri önemli rol oynar. Sürecin başlaması sermaye hareketleri istatistiklerinden izlenir. Günlük dalgalanmaları, döviz piyasaları yansıtır. Finansal “gidişat” hangi yöndedir? Bu sorunun kestirme yanıtını Batı’da borsa endeksleri, Güney’de döviz kurları verir: Dövizin (doların) ucuzlaması balonlaşmaya, pahalılaşması finansal gerilime  işaret eder.

Yakın geçmişe kuşbakışı göz atalım: Batı piyasalarında dört yıllık güçlü, adeta tek yönlü bir finansal balonlaşma endişe uyandırmaya başlamıştı. Şubat 2018’de “hava kaçırma” başladı; on gün boyunca “patlama” olasılığı tartışıldı. Sonunda menkul varlık fiyatları ve borsalar daha düşük bir platforma yerleşti; finansal gerilim, krize dönüşmedi.

Batı’nın finansal balonları hava kaçırdığında, “yükselen piyasalara” dönük fon akımları frenlenir; bu ekonomiler hızla etkilenir.  2018 başında bu coğrafyada “işler yolunda” görünmekte; kendine özgü “balonlaşmalar” tedirginlik yaratmamaktaydı. Şubat sonrasında Batı’daki finansal gerilim bazı çevre ekonomilerinde de finansal yansımalara yol açtı.

Türkiye’nin bu ortamdan nasıl etkilendiğini gözden geçirelim. 

TÜRKİYE'DE BALONLAŞMA            

Bir çevre ekonomisi olarak Türkiye finans sisteminde balonlaşma ve gerilim belirtileri var mıdır? 

Bu bağlamda, yukarıda da vurguladığım gibi sermaye hareketleri önem taşır; ana göstergeleri bu istatistiklerde aramamız gerekir. Elimizde iki aylık (Ocak-Şubat 2018’e ait) veriler var. Aşağıdaki tabloda bunlar özetleniyor; 2017 ile karşılaştırılıyor. 

İlk tespite göre,  2018’in ilk iki ayı bir balonlaşma ortamı içermektedir. 

Sayılara vuralım: Yabancı sermaye girişleri yüzde 78 artmış; dolar olarak  7,2 milyardan 12,8 milyara çıkmıştır. Kayıt-dışı sermaye hareketlerinde  2,9 milyar dolarlık çıkış son bulmuştur.  Türkiyeli (“yerli”) banka, şirket ve rantiyeler geçen yıl ülke dışına 0,5 milyar dolar  fon çıkarırken bu yıl fazlasıyla (2,3 milyar dolarla) Türkiye’ye dönmüşlerdir. Bu hareket, TC bankalarının dış dünyadaki rezervlerinin (mevduatın) 4,3 milyar dolarını Türkiye’ye aktarmasından kaynaklanıyor.  

Bu üç ana kalemden (yabancı, yerli ve kayıt dışı akımlardan) oluşan  toplam sermaye hareketleri ise Ocak-Şubat 2017’de üç milyar dolara yakın “net çıkış” (-2,9 milyar), bu yıl ise 15 milyarlık giriş göstermektedir. Arada on sekiz milyar dolarlık bir sıçrama (pozitif fark) gerçekleşmiştir.

Sonuçta ekonomik canlanma, cari işlem açığını iki misli (%112) tırmandırmıştır. Sermaye  hareketlerinin toplam bilançosu (15,3 milyar dolar) cari açığı fazlasıyla aşmış; iki yıl önce eriyen rezervler  çarpıcı boyutta (- 1,5 milyar dolar →  +4,1milyar dolar) artmıştır.

BALONLAŞMANIN GERİLİME DÖNÜŞMESİ

Niçin “balonlaşma” diyoruz? İki aylık canlanmanın Ocak’ta yoğunlaştığını ifade edeyim. Yabancı sermaye girişlerinin dörtte üçü Ocak’ta gerçekleşti. Bu tempoda bir dış kaynak girişinin sürdürülmesi, eski terimlerle, “mümkün ama muhtemel değildir”. Ocak 2018’in cari açığı  7 milyar dolara ulaşmıştı. Bu temponun aynen sürdürülmesi on iki ayda 80 milyar doları aşan  açıkla sonuçlanır; “ne mümkündür, ne de muhtemel…”  Nitekim, “frenlenme” Şubat’ta da başlamış, dış açık 4,2 milyara inmiştir.  Rezerv birikimi tümüyle ilk ayda gerçekleşmiştir. Şubat’ta rezerv erimesi başlamıştır. 

Ocak’taki “bol kepçe dış kaynak”, döviz piyasalarına yansımış; ay sonunda dolar  binde beş oranında ucuzlamıştı. Ucuzlayan döviz, ülkeye bir “sıcak para cenneti” görüntüsü verir. Bu balonlaşma nasıl başladı? Türkiye’de “normal” ortamlarda “otonom”, yani “kendiliğinden” sermaye girişleri  iç talebi pompalar; ekonomiyi canlandırır. Belli bir eşik aşıldıktan sonra, canlanmanın finansal yansıması, reel ekonomiyi aşar; balonlaşma oluşur. 

Bazen süreç, 2018’deki gibi içeriden başlayabilir. Seçim konjonktürü nedeniyle kamu maliyesinden kaynaklanan talep genişlemesi öne çıktı; bütçe destekli kredi garanti fonu uygulamalarında olduğu gibi… Seçim ekonomisi kapasite kısıtlarına çarpınca enflasyon yükselir. Artan iç talep, dış kaynak girişleriyle desteklendikçe balonlaşma söz konusudur. Yabancı fon akımları  yavaşlayınca balon sönmeye, hava kaçırmaya  başlayacaktır. Bu akımların Şubat’ta yavaşlamaya başladığına yukarıda değindim. 

Mart’tan başlayarak bu konjonktür içindeyiz.  Birkaç gösterge aktarayım.

Yabancıların Türkiye’deki menkul kıymet (hisse senedi, tahvil, bono) yatırımlarından Mart’ta 500 milyon dolarlık net çıkış gerçekleşti. Dış kaynaklarda henüz istatistiklerde görünmeyen diğer olumsuz hareketlerin (yavaşlama, çıkış) başladığını TCMB’nin brüt döviz rezervlerini eritmesinden anlıyoruz: 2 Mart-4 Nisan arasında bu rezervler 6,2 milyar dolar azaldı. Ocak sonundaki zirveden hesaplanırsa  rezerv erimesi 8,3 milyar dolar çıktı.

Döviz piyasalarına akan TCMB rezervleri, dolardaki yükselmeyi önleyemedi. Sayıları hatırlatayım: Mart başını izleyen beş hafta sonunda dolar  4 TL’yi aşmış; yüzde 6,5 pahalılaşmıştır. Hesabı Ocak sonundan başlatırsak, artış yüzde 8,4’e yükseliyor.  TCMB’nin eriyen rezervlerinin desteği olmasaydı döviz fiyatlarındaki tırmanma nereye ulaşacaktı? Bilemeyiz. 

Finansal balon “hava kaçırmaya” başlamıştır; yoksa “patlama” sınırında mıdır? 

TÜRKİYE'NİN 'OLUMSUZ AYRIŞMASI'

Şubat’tan itibaren, Batı’daki finansal balonlaşmanın “hava kaçırarak” daha düşük bir düzeye yerleştiğine yukarıda değindim. Bu “düzelme” süreci, “yükselen piyasa ekonomileri”nin zayıf halkalarını da olumsuz etkiledi. Döviz fiyatları ve borsa endeksleri gibi günlük göstergeleri izleyen finans uzmanları, son bir ayda Türkiye’nin (Rusya ile birlikte) en sert etkilenen ülke olduğunu belirledi.

Bu uzmanlardan biri (Jefferies’den Sean Darby), Türkiye üzerine ahkâm kesmiş (Financial Times, 13 Nisan). Aktarıyorum:

“TCMB 25 Nisan toplantısında [%12,75’lik] geç likidite faizini yükseltmezse Türkiye’nin rahatlamasını beklemiyoruz. Sıcak para girişleri kredileri canlandırmış;  enflasyonu yükseltmiştir. ABD’de faizler artarken Merkez Bankası sert bir parasal  daralmaya geçmezse sermaye çıkışları önlenemez. Türkiye’de hisse senetleri bugün ucuzlamış görünüyor, ama şirketlerin yüzde 70’inde temettü getirileri yüzde 1’in altındadır ve borçluluk oranı yüksektir. Merkez Bankası faizleri yükseltirse bunlar güç durum sürüklenecektir. Türkiye’ye yatırımı bu nedenle önermiyoruz.”

TCMB, Cumhurbaşkanı’nın baskılarını sineye çeker de faizlere dokunmazsa ne olur? Döviz fiyatlarının tırmanması sürer; bu hareketi önleyecek rezerv silahı da tükendiği için bu kez döviz borçlusu şirketler bunalıma sürüklenir. Hatırlatalım ki Ocak 2018’de şirketlerin net döviz pozisyonu eksi 222 milyar dolara çıkmıştı. 2017’nin dolarlı milli gelirinin dörtte birini aşmaktadır.

Kısacası faizlerin yükselmesi TL borçlusu şirketleri, değiştirilmemesi döviz borçlularını sarsacaktır. 

Banker Darby, sıcak para yatırımcılarına “bu ortamda borsaya girmeyin” diyor ve finansal gerilimi hafifletecek bir kanalın tıkanmasına katkı yapıyor.   Peki, bu daralmayı banka kredileri niçin telâfi etmesin? Nitekim, Ocak-Şubat 2018’deTürkiye’ye giren 12,9 milyar dolarlık yabancı sermayenin yüzde 90’ından fazlası dış borçlar (banka kredileri veya tahvil ihracı yoluyla) artırılarak gerçekleşmişti. Bu kanal niçin sürdürülmesin? 

Galiba, bu kaynak da tükenme işaretleri veriyor: Türkiye’nin 12 ay içinde vadesi gelen dış borçlarının toplamı 185 milyar dolardır. Bu bedele geçmiş 12 aylık cari işlem açığını (53 milyarı)  da ekleyin: Bir yıl içinde Türkiye’nin dış bağlantılarını olduğu gibi sürdürebilmesini mümkün kılan asgari döviz toplamı 238 milyar dolardır. 

Dış kırılganlık göstergeleri olumsuz ve daha da bozulmakta  olan Türkiye’nin alacaklıları, vadesi gelen kredilerin yenilenmesini (döndürülmesini) reddettiklerinde finansal balon patlayabilir. 2009’da bu durum birkaç ay sürdü; ekonominin küçülmesine yol açtı. 

Tekrar eder mi? İktidar bloku bundan korkuyor ve erken seçime gidiyor. 

Korkut BORATAV - soLHaber

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.