İp Cambazı (Öykü)

“Buraların kışı sert geçer ama yazına diyecek yoktur. Yazın sahildekiler sıcaktan yanarken biz burada çardaklarda bol yıldız altında yorganla yatarız…”

İçerisi tıklım tıklım dolu kahvenin varilden yapılma dev sobasının etrafında biriken köylülerin konuşmalarına kulak vererek çay içmeyeli epey oldu. Dişlerinin pek çoğu dökülmüş olan kahveci bir yandan boşalan bardakları topluyor bir yandan da boyası atmış demir kapıyı kolluyor.

“Şu yemek arabası ne zaman gelir?” diye iki de bir sormamdan olsa gerek, gözü arada kapıya ilişiyor.

“Yarım saate kalmaz gelir. Burada bir çay içmeden gitmez. Hem okul buraya uzak sayılmaz. Seni de götürür gideceğin yere kadar…”

Ayvalıpınar kahvesi, dibinden geçip giden Ayvalı Çayı’nın kenarında, demir köprünün yanı başında ulu çınarların altında sanki yüzlerce yıldır öylece duran bir eski zaman tiyatrosu gibi. Dekoru, sahnesi, oyuncuları hiç değişmeyen bir tiyatro sanki. Zeminindeki tahtalar her zaman ziftlenen, üzerine mutlaka ‘bıçkı tozu’ denilen ağaç tozu serpilen ve duvarlarında mutlaka Süleyman Demirel’in dişleri görünürcesine gülümsediği bir fotoğraf asılı olan…

İçinde Ayvalıpınar kahvesi geçen, çocukluğumdan bazı sahneler canlanıyor gözümde. Ford kamyonun tahta kasasına doluşup Demirel’in mitingine taşınan kasketli köylüler ve otobüs yolculuğuna alışık olmadığı için 30 kilometrelik yolculukta bile durmadan kusan Yörük kadınları. Köprübaşında, Ayvalıpınar kahvesinde verilen çay molalarında etraftan geçen keçi sürülerinin çan seslerine karışan sıcak ekmek kokusu. Tepesinde yığınla yün halı taşınan hantal otobüslerin kıvrıla kıvrıla giden yollara bıraktığı mazot kokusu…

Sobanın başına yeni ilişen yaşlı köylü Belence’den geldiğini söylüyor. 700 liraya bir katır satın almış. “Yaşlıca ama daha üç yıl işimi görür. Bu yıl saman ateş pahası olunca yamaçtaki tarlayı süreceğim. İyi denk getirdim” diyor.

Az sonra beklediğim yemek arabasının sürücüsü de sobanın başına sokularak kahveciye bir çay söyledi. Kahveci çayını getirince gözünün ucuyla beni işaret ederek sürücüyü tembihledi: “bu arkadaş seni bekliyor, Yanıkharman’a gidecekmiş.”

Çaylarımızı bitirip minibüse binerek yola koyulduk. “Adım İsmail” diye kendini tanıttı sürücü. Arabanın arkasından yemek kokuları geliyor. Koltuğun sağında solunda bedava dağıtılan gazeteler dolu. Kimisi de yemek tepsilerinin altına serilmiş. İsmail, buralardaki yatılı okulların yemek ihalesini alan firmada sürücü olarak çalışıyor. “Askerlikten sonra bir fabrikaya girdim ama evlenince maaşı yetmez oldu” diyor.

Yolun sağı solu meyve bahçeleriyle dolu. Arada arabanın buğulanan camlarını silip dışarı bakıyorum. Kimisi bakımsız, pek azı da düzenli görünüyor. Karşıda yükseklerde bir ucu görünen Dedegöl Dağı’na kar yağmış. “Buralara da yağması an meselesi” diye söze giriyor İsmail. Çok gitmeden arabayı yokuşun başındaki bölge okuluna doğru giden toprak yola sürüyor. Buradaki okulun payı olan yemekleri teslim edip yola devam ediyoruz. Belence köyünü geçince Ayvalı Çayı’nın içinden geçtiği sarp kayalıklarla çevrili derin bir vadiye giriyoruz. Yol burada giderek darlaşıyor. “Bu yolu bizim büyüklerimiz elleriyle, kazma kürekle açmış” diye anlatıyor İsmail. “Ben o zamanlar çocuktum…”

İsmail’in yüzünde çok tanıdık bir hüznün eşlik ettiği ince bir yaşam neşesi var. Bir yandan aracın radyosunu karıştırıp sevebileceğimiz bir şarkı bulmaya çalışıyor, bir yandan da her gün gidip geldiği bu yollarla bütünleşen hikâyesini anlatmaya çabalıyor: “O zamanlar şu yamaçlarda keçi güderdim. Geçilmesi en zor kayaları geçer, çıkılması en zor ağaçlara çıkardım. Arkadaşlarım bana ‘cambaz’ lakabını takmışlardı. Sonunda cambaz da oldum ya…”

Yanıkharman’a ulaşmamıza yaklaşık 20 kilometre mesafe kaldı. Bir yandan İsmail’in hikâyesini merak ediyorum, bir yandan da bu kısa yolculukta anlatacaklarının yarım kalmasından endişeliyim. Derken minibüsün camına tek tük düşen kar taneleri hızlanmaya, giderek camı kaplamaya başladı. “Böyle yağarsa bir süre sonra yolda kalırız” dedi İsmail. “Ama merak etmeyin, zincirimiz takozumuz var. Yukarıda yayla yolunda bekleyen greyderin gelip yolu açması da uzun sürmez. Yolda kalmayız.”

Kar giderek hızlandı ve İsmail’in dediği gibi oldu. Yolda biriken kar yüzünde bir süre sonra araç ilerleyemez hale geldi. Benim yolum az kaldı ama İsmail’in götüreceği yemeği bekleyen yatılı öğrenciler var. İsmail telaşla yemek götüreceği okulun yöneticilerine telefon edip durumu bildiriyor. Ardından da kapanan yolu açacak greyderi yönlendirmeleri için yetkilileri arıyor. “İki saate kalmaz gelirler, karanlığa kalmadan ulaşırız. İşiniz acele değildir herhalde?”

Sakin bir mizacı var. Çok şey yaşadığı tavırlarına yansıyor. “Şu senin cambazlık hikâyeni anlatır mısın? Bildiğin cambazlık mı yaptın yani?”
“Anlatırım tabii. Ama uzun hikâye…”
“Olsun, dinlerim ben. Hem yol kapalı nasılsa, yapacak daha iyi bir işimiz de yok…”



“Ben bu dağlarda, ekin tarlasında doğmuşum. Çocukluğum da buralarda geçti. En çok harman zamanını dövene binmeyi severdim. Babamın sürdüğü dövenin arkasına oturur, altımızdan geçen ekin saplarını denize benzetirdim. Sanki bir açık deniz kaptanının gemisini kumanda edişi gibi komutlar verirdim babama: Tam yol ileriii! Aslında ne denizi görmüşlüğüm vardı ne de gemiyi. Bütün bunları babamın küçük pilli radyosundan duymuştum. Her sabah harman yerinde babamın ağacın dalına astığı radyodan radyo tiyatrosunu dinliyordum. Dinlediğim oyunlardaki karakterleri düşledikçe, kah açık deniz kaptanı kah soylu bir beyzade, bazen de sirk cambazı oluyordum. Geceleri harman yerinde yıldızların altında, bin bir türlü börtü böceğin sesleriyle uykuya dalıyorduk. Bu özgürlüğün tadını anlatmak mümkün değil. Bunu yaşamayan bilemez. İnsan aklının sınırları da tıpkı üzerimizdeki göğün sınırları kadar genişti. ‘Baba, şu Samanyolu denilen büyük boşlukta döven sürülür mü? Ay dede neden hep bizi izliyor? Ya şu yıldızların neden biri parlak diğeri sönük?’ soruları birbirini kovalıyordu. Bir sabah radyoda haberleri dinlerken bir insanın aya çıktığını duydum. Aklım uçtu gitti. Elimdeki torbayı bırakıp koşarak yukarıdaki ören yerine koştum. Yaşlı bir meşe ağacının altına uzanıp ağacın dalları arasında yüzüme vuran güneş ışıkları ve gönlümü okşayan rüzgârla birlikte aya çıkan adamı düşünmeye başladım.



Radyoda “aya ayak basan ilk insan” diye söz ediliyordu o adamdan. Benim her akşam gördüğüm ay dedeye nasıl çıktıklarını bir türlü aklım almıyordu. ‘Kaç günde vardılar acaba?’ diye düşünüyordum. ‘Bizim Horoz Taşı dedikleri tepeye çıksam ben de yaklaşır mıyım acaba?’ Daldığım hayallerle uyuyakalmışım. Kulağının etrafında gezinen bir buğday başağının kaşıntısıyla uyandığımda bu eşek şakasının yukarıda yayla evleri bulunan arkadaşım İsa tarafından yapıldığını anladım. İsa hep böyle yapardı. Haylazdı biraz ama bana oyun arkadaşıydı. Aşağıdaki dereye su doldurmaya gelmiş. Beni görünce de yanıma gelip sayıklamalarımı dinlemiş bir süre. İsa’ya adamın birinin aya çıktığını söyleyince güldü. Bana inanmadı. ‘Radyoda duydum oğlum lan!’ dedimse de Nuh dedi peygamber demedi. ‘Nasıl çıkmışlar aya, merdiven mi kurmuşlar?’ diye dalga geçip durdu. Onun derdi başkaydı. ‘Sen boş ver bu işleri, ben yeni bir elma bahçesi keşfettim, var mısın elma aşırmaya onu söyle. Elmalar öyle güzel ki görsen dayanamazsın’ diyordu. Beni unutmasını söyledim. Zira daha önce Ramazan dayının üzümlerini aşırdığımızda yediğimiz sopanın acısını unutmuş değildim. İnsan çocukken yaşadığı hiçbir şeyi unutmuyor…”

——oOo——

İsmail söze ara verip arabanın arkasından bir poşet çıkardı. İçinden çıkardığı mandalinalardan bir ikisini bana uzattı. “Cuma pazarından aldıydım. Çok güzeller. Yolda arada iyi geliyor.”

Hikâyesini dinledikçe bu kadar ayrıntıyı nasıl aklında tutmuş şaşırıyorum. Arada iş yeriyle, okul yöneticileriyle bir iki telefon konuşması olsa da ben asıl hikâyenin gerisini merak ediyorum.

“Bir gün harman yerine babama o yıl İzmir’e üzüm kesmeye gidip gitmeyeceğini sordum. Bizim buralarda harman bitince kimi üzüm kesmeye kimi de pamuğa gider. Babam İzmir’e gideceğini söyleyince beni de götürmesini istedim. Çünkü orada deniz varmış. Gemiye de binebilirim diye düşündüm. Gidip buğday yığınlarının arasına oturup babamın yüzüne baktım. ‘elbette İzmir’e götürürüm seni de. Hem sana fuarı da gezdiririm. Ama önce biraz daha büyümelisin. Önümüzdeki bahar Mustan Dayı’nın çocuklarıyla Geresin’e gül toplamaya göndereceğim seni’ dedi. Bir sürü de öğütte bulundu. Derken harman bitti. Bulgur, tarhana hazırlandı. Börülce, domates, patlıcan biber kurutuldu. Elma, armut kalkandı, vişne, kiraz, çakal eriğiyle birlikte kurutuldu. Kara kış gelip geçti. Dağların karı derelere, derelerin suyu denizlere indi. Ayvalar çiçek açtığında uzak kasabalardan bağ bahçe sahipleri çocuk işçi toplamak için bizim köyün meydanına gelmeye başladılar. Kamyonlardan inen toprak sahiplerinin sesleri köyün sessizliğini bozuyordu: ‘Memmed Efendi, Hasan Efendi, Osman Efendi; senin oğlan benim işimi görür, senin kız benim bahçede lazım olur, senin çocuk da geçen yıl bende çalıştıydı… İsmail, Ali, Hüseyin, Zeynep, Huriye, Gülsüm; haydin analarınızdan kafa kâğıtlarınızı alın gelin! Haydin doluşun kamyona! Haydin sağlıcakla kalın ağalar…’

Bu sesler her yıl bu mevsimde yinelenirdi. Her şeyin bir mevsimi vardır ama çocuk işçilerin mevsimini kimse hesaba katmaz. Küçük yüreklerin yaşamın dev mengeneleri arasında burkulduğu mevsim. Bizim köy ve civardaki onlarca köyden her yıl onlarca çocuk işçi daha verimli topraklara sahip olan kasabalara çalışmaya gider. Kimi de Ege’nin, Akdeniz’in ovalarına… Gidenlerin birçoğu da geri dönmez bir daha.

Derken beni de yeşil tahta kasasına atıp götürecek kamyon bir sabah köyün tozlu yolundan homurdanarak meydana geldi. Bütün çocuklar kamyonun izinden koşarak soluk soluğa meydana ulaştık. Çocuklardan daha önce dışarıya gitmiş olanlar ilk kez gideceklere akıl veriyordu. ‘Bak İsmail, gelenlerin yanında sümsük durmayın! Bir şey sorulmazsa, cevap vermeyin. Geçen yaz Köse köyünden üç çocuğu gevezelikleri yüzünden geri göndermişler. Siz de köyümüzün yüzünü kara çıkarmayın…’

Ancak kimsenin bu nasihatlere kulak astığı yoktu. Çocuklar bir an önce kendilerini beğenecek olan toprak sahiplerinin huzuruna çıkmak için sabırsızlanıyorlardı. Kamyonla gelen toprak sahipleri köylülerle sohbet ediyorlardı. Köyün bakkalından aldıkları lokum ve bisküvileri dağıtarak köylülerin dostluğunu kazanmaya çalışıyorlardı. Toprak sahiplerinden biri olan Hacı Ömer Ağa otuz dönüm gül bahçesi olduğunu, gözüne kestirdiği yeni yetmelerden dört tanesini götüreceğini söylerken bir yandan da gözlerini üzerimizde gezdiriyordu. Ben o zamanlar 13 yaşındaydım. Hacı Ömer Ağa, gözleri benim üzerime dikildiğinde, ‘şu kara yüzlü çocuk kimlerden?’ diye muhtara sordu. ‘Bunların hepsi kara Ömer Ağa!’ ‘Hani şu kara donlu olan muhtar!’

Hacı Ömer Ağa ve muhtarın babamla konuşmalarının ardından elime tutuşturulan Konya şekerini ağzıma attığımda, dilimde şekerin buruk tadı, dizlerimde tuhaf bir titremeyle yabanlıklarımı giyip köyden seçilen diğer çocuklarla birlikte kamyona doluştuk. Tahta kasanın arasında gerili zincirlere tutunup baharın tüm renkleriyle boyadığı vadimizi geride bıraktığımız yolculuğa çıktık. Kamyon ilerledikçe içimde o zamana kadar hiç bilmediğim tuhaf duygular belirmeye başladı. Ağlamak geliyordu içimden ama birbirimizin yüzüne bakıp neye güldüğümüzü bilmeden gülüyorduk. Nereye gittiğimizi bilmeden gidiyorduk işte. Yaz sıcaklarında yüzdüğümüz nehrin turkuvaz büvetlerine bakarak gidiyorduk. Koca çınarlar, Değirmen Deresi, mersin dalları, ulu kayalar, deli asmalar ve binbir börtü böcek… Sanki hepsini son kez görüyormuşuz gibi bir duyguyla gidiyorduk…”

——oOo——

İnsanın yaşadığı coğrafya ile bunca bütünleşmesine tanık olmak şaşırtıcıydı. Epeydir böylesi bir bütünlük duygusu yaşayan biriyle karşılaşmamış olmak da cabası. İsmail anlattıkça ben de onunla diğer çocukların arasına karışıp sanki o kamyonda ilerliyordum. Bu arada kar iyice bastırmış, neredeyse arabanın boyunu yarılamıştı. Biz İsmail’in hikâyesine dalmışken beklediğimiz greyder gelip yolu açtı. Ancak bu koşullarda aracın ilerlemesi zor. Sabahı bekleyeceğiz. Geceyi geçirmek için yakınlardaki bir köy evine gidiyoruz. İsmail buralarda herkesi tanıyor. “Her gün bu yollardan gide gele herkesle ahbap olduk” diyor. Gazeteden ilaca, gübreden mazota yol boyundaki köylülerin ihtiyaçlarını getirip götürüyormuş aracıyla. Turan Çavuş adında yaşlı bir çobanın evindeyiz. Taş evin ortasındaki kuzinenin üstünde pişen yemeklerin kokusu içeriyi doldurmuş. Turan Çavuş’un konukseverliği ve sohbeti de çok güzel ancak ben bir an önce İsmail’in cambazlık macerasının devamını dinlemek için sabırsızlanıyorum. Turan Çavuş’un gelini karnımızı doyurup çaylarımızı ikram ettikten sonra bize yer yatakları serip gitti. Çaylarımızı içerken İsmail’e sordum: “Eee, sonra ne oldu?”

“Kamyondan inince arkadaşlarımın bazılarıyla vedalaşıp Hacı Ömer Ağa ile birlikte onun bağ evine gittik. Mayıs’ın ortalarıydı sanırım. Akşam karanlığında fark etmemiştim, bağ evinde sabah uyanınca etrafta açılan güllerin kokusu öyle kaplamıştı ki ortalığı. Ömer Ağa, ‘bir iki güne kalmaz toplamaya başlarız’ dedi. Bahçesi olan köylülerde de telaşlı bir koşuşturma vardı. Derken beklenen gün geldi. Daha güneş doğmadan alacakaranlıkta uyanıp çiy damlalarıyla ıslanmış güllerin çiçeklerini toplamaya başladık. Güneşin ilk ışıklarıyla patlayan tomurcukları toplamak zor değildi. Saplarını kırdıkça elimizde biriken yapışkan sıvı ve sabahın ayazı dışında keyifli bile sayılırdı gül toplama işi. Toplanan güller köy meydanındaki ekspere teslim ediliyordu. Her çocuk topladığı gül kadar kilo başına ücret alıyordu. Bir ay boyunca her sabah gül toplamaya gittik. Hacı Ömer Ağa çalışmamdan memnun kalmış olacak ki, gül mevsimi bitince vedalaşırken seneye yine gelmemi söyledi. ‘Gelirim’ dedim. Sonra diğer arkadaşlarımla birleşip şehre gittik. Kazandığımız paraların bir kısmıyla kendimize ve ailemize bir şeyler alacaktık. Dükkânları gezip dolaştık. Kendime bir çift pabuç, anama yeşil bir hırka, babama da yün pantul aldım. Sonra şehrin panayırına gittik. İşte benim yaşam bundan sonra tepeden tırnağa değişti…

Panayırın demir çitlerinden içeriye girdiğimizde büyülenmiş gibi durakladım. Gördüklerim karşısında sanki yıllardır aradığım şeyi bulmuş gibi bir duyguya kapıldım. Sonra arkadaşlarımla ilerideki dev çadırın önünde toplanan kalabalığa doğru yürüdük. Çadırın önünde bilet satan genç adamım sesi tüm panayır yerini inletiyordu: ‘Dünyanın en ünlü ip cambazının büyük gösterisi az sonra başlıyoooorr! Son biletler, sakın kaçırmayın!’

Hemen dört tane bilet aldık. İçimizde anlatılmaz bir heyecan fırtınası vardı. Çadıra girip ip cambazının gösterisini beklemeye koyulduk. Az sonra orta yaşlı, esmer bir adam çıktı sahneye. Elinde uzunca bir sopa vardı. İp cambazı bu olmalıydı. Sonra uzun bir merdivenle çadırın tavanına kurulmuş kalınca halatın üzerine çıktı. Bütün izleyicilerin nefesleri tutulmuş gözleri yukarıdaydı. İp cambazı büyük bir ustalıkla gösterisini tamamladığında, ‘yaşaa, bravo!’ sesleri ve alkışlar arasında aşağıya inip izleyicileri selamladı. Bu gösteriden öyle etkilenmiştim ki, kendimi birden o ipin üstünde yürürken hayal ederken buldum. Bu öyle güçlü bir hayaldi ki sanki gerçekten o çadırın içinde, tavana gerili ipin üstünde yürüyordum…

Arkadaşlarla birlikte köye dönmek için yola çıktığımızda içimdeki tutku beni çoktan ele geçirmişti. Gül toplamaktan kazandığım paranın birkaç yüz lirasını ve içinde pantul ve hırka olan torbayı arkadaşlarımdan birine verip, ‘bunları anama ver’ diyebildim. ‘Beni sorarsa iyi olduğumu söyle, merak etmesin. Birkaç gün sonra gelecek dersiniz’ diye de tembihledim. İçime garip bir ateş düşmüştü. Sanki bir daha asla göremeyeceğim sevgiliyi kaçıracakmışım gibi bir his. Arkadaşlarıma veda edip hızla uzaklaştım ve panayırın yolunu tuttum…”

——oOo——

Yıllar önce yaşadıklarını anlattıkça İsmail’in gözleri hala parlıyordu. Sanki büyülü bir dünyanın içinde kaybolmuş çocuklar gibiydi. Kimsenin inanmadığı, sadece kendisinin bildiği bir sırdan söz ediyormuş gibiydi. “Ailen seni hiç merak etmedi mi? Annen çok üzülmüştür sanırım yokluğuna? Bir daha ne zaman döndün köyüne?” diye soruyorum. İsmail’in panayırın kapısından girişiyle, orada geçirdiği günler de oldukça ilginç. Panayırda izleyip çok etkilendiği ip cambazının yanında getir götür işleriyle başlayıp, temizlikten yemek yapmaya uzanan pek çok işi sığdırdığı boğaz tokluğuna geçen günlerin ardından bir gün kendini ipin üstünde yürürken bulmuş.

“Sonra aradan uzun zaman geçti. Köye hiç dönmedim. Bazı zamanlar özlemden burnumun direğinin sızladığı oldu. Gizli gizli ağladığım, düşlerimde anamı, harman yerini, köyümün yıldızlı gecelerini gördüğüm de oldu. Panayır ekibiyle il il, ilçe ilçe dolaşıp durduk Anadolu’yu. Önce küçük çadırlarda gösteriler yapmaya başladım. Bu gösterilerden birinde düşüp kolumu kırdım. Bu haldeyken beni hastanede yatarken genç bir hemşireye âşık oldum. Ailesi ip cambazı olduğumu öğrenince onu benden kopardılar. Onu içime gömüp İzmir’in yolunu tuttum. Büyük bir panayırda ip cambazı olarak çalışmaya başladım. İşime âşıktım. Yapacak daha iyi bir şeyim yoktu çünkü. Gösteri çadırının içi her zaman dolup taşıyordu. Günler böyle geçip giderken bir sonbahar günü çadırın önünde akşamki gösterinin hazırlıklarını yaparken biletçinin sesini duydum. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu: ‘Koşun, koşuuun! Dünyaca ünlü ip cambazının son gösterisi başlıyor! Hayallerinin peşinden giden çocuğun büyük gösterisini kaçırmayın! Koşun, koşun! Ünlü ip cambazı İsmaaaill!…’

Birden panayırın ışıkları yanmaya başladı. Sanki yıllar öncesine, çocukluğumda duyduğum o sesin büyülü anlarına gittim. Az ileriden çadıra doğru gelen dört kara çocuk bilet gişesine doğru yöneldiler. İpin üstünde yürürken o dört çocuğu düşündüm. Bir ara düşeceğim diye korktum. Aklım onlarda kaldı. Gösteri bitince gözlerim onları aradı. Çadırın dışına koştum. Kara çocuklardan biri elindeki torbayı arkadaşlarına verip onlara bir şeyler söyledi ve benim bulunduğum yöne doğru yürümeye başladı…”

Yusuf Yavuz, 2003-2013/ Kaş

(Çizgiler: Sunder Erdoğan)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.