"Bir yaprağı küçümsemeyin; insan bazen tek bir yaprakla geçiverir bu dilsiz zamanlarda hoyratlık denizini..."

Yusuf Yavuz
Onu ilk gördüğümde yamaçtaki evimizin altındaki dar sokaktan usulca geçip giderken, sağa sola bakıp kimsenin kendini görmediğine emin olduktan sonra incir ya da asma yaprağından bir kaçını koparıp birini ağzına diğerlerini de eteğinin bir ucunu kıvırıp oraya doldurduğunu anımsıyorum...

Pek konuşmuyor, ancak haşarı çocuklar etrafında çember olup onu kızdırdığında bir iki küfür savuruyordu. Ağaçların dibine geldiğinde kızgınlığını kimseye bulaşmadan atmak istiyordu sanki. Her ağaçtan bir kaç yaprak koparıp önce ağzına, sonra eteğine, koynuna dolduruyordu...


Şeftali, erik, dut, ayva, muşmula, karaağaç, pirnal, yasemin, sarmaşık, meşe, çitlembik, yolunun üstünde ne varsa...

Bizim mahallede, sokağın ilerisinde, kayraklı yolun altındaki evin bir odasında çocukları ve torunlarıyla yaşıyordu. Daha doğrusu yaşamaya çalışıyordu. Derdi neydi, başına neler gelmişti, çocuklar adını söyleyip acımasızca eğlendiklerinde neden küfürler savuruyordu bilmiyordum ama onun meczupvari halleri ilgimi çekiyordu. Bir kaç kez benim de mahallenin acımasız çocuklarına uyup o uğursuz koruya katıldığım oldu. Ama çocuk halimle birden kendime gelip yüzümün kızardığını anımsıyorum...

Adı, eski dillerde 'sevgili' anlamına geliyordu. Çocuklar bunun Arapça karşılığı olan adını uzatarak bağıra çağıra canını yakıyorlardı. Salına salına gidişinden olsa gerek, adının sonuna da 'körüüüük!' diye ekleyip son darbeyi vuruyorlardı. Ah taşra sıkıntısının ruhları kemiren amaçsızlığı...

Yıllarca her mevsim sokağımızda geldi geçti. Yağmur yağdı, sel oldu, kar yağdı don oldu, bahar geldi çiçek açtı, ağaçlar meyve verdi yaprak döktü, keçiler yavruladı, kuşlar geldi göçtü... Ama o hiç değişmedi. Her geçişinde incire, asmaya uzanıp bir yaprak ağzına, gerisini koynuna doldurdu. Büyüdükçe daha bir ilgiyle izliyordum onu. Ağzına götürdüğü yaprağı çiğniyor, avurtlarında dakikalarca dolandırıyor, yaprakların özsuyunu yutuyor, sonra da lifleri ve posasını usulca kenara tükürüyordu. Kim bilir kaç yıldır böyle yaprak çiğniyordu? Bu yüzden avurtları balon balondu.

Yapraklarla ne yaptığını nihayet anladığımda biraz daha büyümüştüm. Bazılarını keçilerin, ineklerin bile yemediği yaprakların onu hiç zehirlememesinin nedenini anlayamıyordum. Onu yaşadığı eve gidip tahta merdivenden hayata çıkınca, her zaman kapalı olan ahşap kapıdan içeriye, odasına bakmak istiyordum. Ama bir yandan da korkuyordum. Merakla karışık bir korku. Acaba, tahta bir penceresi olan bu alacakaranlık taş odanın içinde neler vardı? Eşyaları; yatağı-yorganı, çanağı- tahta kaşığı, ocaklığı-gaz lambası, ibriği- sacayağı, halısı-çulu var mıydı?

Bazen ansızın kapıyı açıp çabucak odadan çıkar, avluyu aceleyle adımlayıp sokağa atardı kendini. Kimi zaman yalınayak tozlu yollarda yürüdüğü oluyordu. Onu izledikçe kalabalıktan hoşlanmadığını anlamıştım. Yalnızlığını ağaçlarla, yapraklarla gideriyordu. Bir yaprağı koparırken ne dediği pek anlaşılmayan homurtularla konuşuyordu. Hırpani kılıklı bir kadın Şamana benziyordu. Yüzünde eski zaman insanalrının kederi vardı. Yalnızca tek bir yaprak olduğu halde sanki bütün ormanın yükü onun üstündeymiş gibiydi. Bir gün oturup tane tane öyküsünü bana anlatmasını ne çok istiyordum. Aklımda ona soracağım binlerce soru biriktiriyordum her gün...

Yıllar yılları kovaladı. Ben küçücük bir çocukken her zerresiyle büyülendiğim o coğrafyadan ayrıldım...

Sonra hızla büyüdüm!

Bu karmaşık zamanların dilini çözmeye çalıştıkça yaprak yiyen kadını anımsadım durdum. Bir gün köyden haberi geldi: "Yaprak yiyen kadın ölmüş!"

Aklımdaki sorular da onunla birlikte öldü. Yakınlarını bulup sorduğumda o hep merak ettiğim odadan onun cesediyle birlikte yüzlerce kilo çürümüş, lif lif olmuş yaprak çıkardıklarını öğrendim. Her ağaçtan, her daldan koynuna doldurup o izbe odasına taşıdığı yapraklara sarılıp bir ömür geçirmiş. Alay eden çocukların kulağında çınlayan seslerine, onu horlayan çocuklarına, yakın uzak akrabalara; cümle insanata yaprağa sarılarak katlanmış yıllarca.


İnsanların araba, ev, altın, para, hırs biriktirdiği bu şaşılası zamanlarda o yaprak biriktirmiş...

Bir yaprağı çiğnedikçe yeryüzünün bütün ağaçlarının özsuyu damarlarına karışmış. Bir yaprağı koynuna soktukça insanlığın o en eski ihtiyacına, 'sarılmaya' tutunmuş. Bir yaprağın üstünde uyudukça, yeryüzünün en yumuşak döşeğinde huzurun koynuna uzanıvermiş...

Bir yaprağı küçümsemeyin; insan bazen tek bir yaprakla geçiverir bu dilsiz zamanlarda hoyratlık denizini...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.