Yaradılış

“Doğduk, tanık olduk, anımsadık ve düşledik. Biz mi kuyudaydık, kuyu mu bizim içimizdeydi bilemedik…”*

Aralık’tı. Aylardan, hayattan, dünyadan aralık bir zaman dilimi. 17’siydi. Şeb-i Aruz’du. Gelinin gecesi. Kırmızının, kanın, tutkuyla pervane olmanın önlenemeyişinin gecesi.

Biz içerdeydik. Geriye kalan her şey dışarıda. Rüzgâr hız limitlerini azami seviyeye getirmişti. Yeryüzüyle boşluğun amaçsız ve sonsuzmuş gibi gelen hesaplaşması yaşanıyordu dışarıda. Dalgaların sahildeki kayalıkları hınçla tokatlamasının yankıları sokaklardan ıslık gibi geçerek bu sahil kasabası otelinin penceresinde ölüyordu.

Gece, o büyük boşluk sofrasını serdi içimize. Yıldız kayması gibi ışık hızında cümleler kurduk, yaşanmamış ne varsa. İki bedenin bir ruh, iki ruhun bir beden oluşu gibi yaşandı ne varsa.

Terasa çıktık. Sarhoştum. Hayattan, aşktan, dünyadan sarhoştum. Dilimde doğup birkaç adım ilerleyen çelimsiz cümleler, çok gitmeden dizlerinin üzerine yıkılarak birer birer boğazımdaki kara deliğe düşüyorlardı. Geceyle yıllık olağan görüşmesini yaparcasına varlığını ispata çalışan rüzgarın dağıttığı saçlarını arkaya doğru toplayarak, ona en çok yakışan maskeyi taktı yüzüne. Gerçek kendisini! En sevdiğim halini. Başını usulca uzattı. Otelde başka müşteri olmadığını, sıska katibin de aşağıda sızıp kaldığını söyledi. “Gökyüzü ve altındaki her şey şu an bizim” dedi ardından. Dilimde ardı ardına doğum sancısı çeken cümlelerden birini ona yollayıp bir şeyler söylemeye çalıştım. Ne söyleyeceğimi bile bilmeden ağzım devindi. Sadece cılız bir cümle çıkabildi ağzımdan, kulağına varmadan öldü! Karanlıkta üşüyen ellerini tuttum. Doğum yapan bir kadının yaptığı gibi sıktım ellerini. Bu gece bu ıssız otel terasında olma nedenimizin onu hala deli gibi sevmem olduğunu anlamasını sağlayıncaya kadar sıktım ellerini. Anladığının işareti hızla gözlerinden geçti. Terastaki plastik masalara yaslanmış sandalyelerden ikisini çekip oturduk. Güneşten rengi solmuş örtülerin üstünde ellerimi yavaşça bıraktı. Çantasından kalem kâğıt çıkardı. Terastaki florasan lambaya elektrik ileten düğmeye dokundu. Elektriğin gelmesi uzun sürdü.

Görebildiğim kadar yüzüne baktım. Gözlerinden geçen altyazıyı okudum. Gözlerimden geçen altyazıyı okudu. Yazmamı istiyordu. Bilmesini istiyordum. Gözleriyle sustu. Elleriyle düşündü. Gövdesiyle ağladı. Dudaklarıyla güldü. Saçlarıyla öldü! Rüzgâr kesilmişti. Saçları yuvarlak kayadan akan bir su gibi omzundan döküldü. Biçimli beline doğru ulaşınca gözden kayboldu. Terası ve yüzlerimizi aydınlatan florasanın ışığında baktık birbirimize. O gece kasabadaki tek ışıkta. Uzun uzun izledi beni. Gözlerimde bir iz aradı. Yıllar öncesine ait bir iz. Yaradılış söylencesi kadar eski bir iz. Eliyle kağıt ve kalemi işaret etti. Söyleyemediklerimi kâğıda kazımamı istediğini anlayacak kadar kendimdeydim. Kendimden başlayarak kazıdım: “Sonrası mı? diye bitirmiştim cümlelerimi, sonrasını anlatmaya çekinerek. Sanki sonsuzluğu içimde saklamak gibi. Hayata nafile sorular sormak gibi. Yanıtını biliyordum oysa. Aynı yanıtı senin de bildiğini anladığımda söyleyecektim, aynı yolda olduğumuzu. Söyleyecektim, beni de sana kesen o büyülü rayihayı. Biliyordum, adını ilk duyduğumdan beri varlığının zirvesine giden yolu. Bildiğim şeyi dile getirememem, zirvene giden yolda yürürken adımlarımı yeterince büyük atamayacağım korkusuydu sadece. İşte şimdi sen de biliyorsun, kimsenin bilmediği kadar.

Bulup çıkarmalıyım şimdi sendeki beni. Sen de yardım etmelisin bana. Ellerin buz gibiyken yüzünü yakanın peşine düşmeliyim… İçindeki huysuz tayların. Gözlerinin buğusunu bir çağlayana dönüştüren o yaşamsal mucizenin peşine. Sonsuzluğun peşine. Sonrasını anlatabileceğimin işaretine koşmalıyım. Dönmelerin, ateşte yanmaların, küllerin müsebbibine. Gecenin, sabahın, gelip gitmelerin, çekilmelerin; içimde milyon kere büyümenin şifresine.

Ellerinle başlamalıyım. İçinde hayatın dolaştığı, o kırmızı sıvının ısıttığı ellerinle. Kimseye yakışmadığı kadar sana yakışan kırmızı sıvının. Sen tutmalısın beni ve o kırmızı sıvının uzandığı bütün kılcal damarlarının trafosunda olup biter her şeyin sahibi büyük dağıtıcıya götürmelisin. Faturasız ve aracısız olan yüreğine götürmelisin beni. İçinin en derinine ulaşmalıyım. Kutsamalıyım bir bir; damarlarına hayat akıtan merkezin hücreleri. Her birini milyon kere, bir çiçeği koklar gibi koklamalıyım. Başım dönmeli esrikliğinle ve şifa veren göğsüne düşmeliyim usulca. Karışmalıyım sana. Akmalıyım seninle, savrulmalıyım bedeninde; bütün yollarım sana çıkmalı. İçinde dönmeliyim, sonsuz döngünün girdabında kaybolmalıyım. Bütün uçlarında yankılanmalı sesim. İçinin kuytularını ezberlemeliyim. Yüreğinin, o büyük dağıtıcının açılıp kapanma anı kadar olmalı sana uzaklığım. Bu döngünün devam etmesi için bu kadarına katlanabilirim.

Yalnızca iki kalp atışının arasında, o saniyelik molada çıkmalıyım senden. Kanında dolaşan hayatın ayak seslerine karışmalı sesim. Sesimi çağırmalısın, çağırdığın yere varmalıyım; dudaklarına… Otağımı kurmalıyım, kanın ısıttığı dudaklarına. Dişlerinin arasından esen yumuşak meltemle, sözlerinle uyanmalıyım sabaha. Ve yüzümü kırmızıya boyayan, yüzünü kırmızıya boyayan, hayatı kırmızıya boyayan, beynimin bütün hücrelerini kırmızıya boyayan renge kestiğimde, sana kestiğimde yani, o yaşamsal sıvının tarihinde ilk kez doğru yere aktığı yerde, duymalısın dört mevsimin bir arada oluşunu…”

Kağıt bitti. Kalem sustu. Ellerim, üşüyen bedenim sustu. Yüzünde sonsuzluğa dokunmuş bir kadının ifadesiyle usulca sokuldu. Ellerinde, oynarken uyuyakalmış çocuğunu usulca yatağına götüren bir annenin şefkatiyle yüzümü, saçlarımı okşadı. Yaradılışından ilk kez memnun bir canlının neşeli iç sesleri duyuldu bedenimden.

Başımı çevirip gözlerine baktım yeniden. Yeryüzünde kimsenin kimseye sarılmadığı kadar sıkıca sarıldık birbirimize. Zihnimin derinliklerinden güçlükle söküp çıkardığım son cümlelerimi de söyleyip beni yeniden yaratan kadının gözlerinin içinde kaybolmak geçti içimden. Üç cümle belirdi zihnimde. Dilimde sıraladım, üçü de aynı olan cümleleri. Üçünü de arka arkaya ve yüksek sesle bağırdım:

Tanrıçam! Tanrıçam! Tanrıçamsın!

*Yusuf Yavuz

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.